Solan Güller

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Hikaye

  Ben 17 yaşındayım , hayat çok güzel gidiyor benim için her gün arkadaşlarla deniz kenarında buluşur sohbet ederiz hayatta en çok sevdiğim şey de bu olsa gerek. Zamanla dikkatimi yaşlı bir amca çekmeye başladı o da her gün deniz kenarında ve elinde solmuş güller vardı. Her gün saatlerce denizi izler . akşama doğru evine giderdi bu durum arkadaşlarımında dikkatini çekmişti bir gün merak edip gittim yaşlı amcanın yanına. “ amca burada hergün ne yapıyorsunuz, kimi bekliyorsunuz? “ keşke sormaz olaydım ben bu soruyu sorduğum gibi yaşlı amca ağlamaya başladı. Ben de çok duygusal bir kişiliğe sahip olduğum için yaşlı amcayla beraber ağlamaya başladım. Sonra: “ özür dilerim galiba yanlış bir soru sordum. “ dedim. Yaşlı amca kısık ve titrek bir sesle: “ bundan 20 yıl önceydi, canımdan çok sevdiğim bir sevgilim vardı, birbirimizi çok seviyorduk, bir gün biraz tartıştık ve ben gurur yapıp onunla bir kaç gün konuşmadım. Sonrada onun ölüm haberini aldım. “ ben daha çok ağlamaya başladım ve yaşlı amca sözlerine devam etti : “ Nermin geçirmiş olduğu kalp krizi sonucu hayata veda etmişti bense o an beynimden vurulmuşa dönmüştüm. “ sonra:“ amca peki bu elinizdeki solan güllerde ne oluyor? “ diye sordum : “ bu elimdeki solan güllere . baktıkça solan gençliğimi hatırlıyorum, keşke gurur yapmasaydım keşke o şu an yanımda olsaydı keşke bu gülleri ona solmadan verebilseydim. “ yaşlı amca hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti artık herşey için çok geç kalmıştı : “ onun bir daha asla gelmeyeceğini bildiğim halde her gün burada onu beklerim ve bir gün . yine onunla buluşacağımız günü sabırsızlıkla beklerim. “ çok etkilenmiştim gerçekten: “ ama amca o bir daha gelmeyecek ki yani bunu söylemek istemezdim ama bunu kabullenmeniz gerekir. “ yaşlı amca: “ ben Nermin`ime belki bu dünyada kavuşamadım ama diğer dünyada kavuşacağım , eminimki o şu an beni cennette bekliyordur o yüzden bende onu bu dünyada onun yanına gidene kadar bekleyeceğim. “ dedi ve sözlerine devam etti : “ sakın hiç bir şey için geç kalma evlat yapmayı düşündüklerini hemen şimdi yap yoksa çok geç olabilir. “ ben ağlayarak eve doğru gittim hemen öbür gün küs olduğum arkadaşlarımla barıştım ve kalbini kırdığım kişilerden özür diledim. Yaşlı amcanın hikayesini herkese anlattım. Sonra her gün Haydar Amcanın ziyaretine gittim arada sırada evine oturmaya bile gittim. Bir gün yine deniz kenarına geldiğimde yaşlı amcayı aradı gözlerim. Ama o yoktu , hemen koşarak evine gittim yaşlı amca yataktaydı ve çok hastaydı hemen elini tuttum ve göz yaşlarıma . engel olamadım , doktoru aradım doktor geldi. Haydar amca tedavi olduktan sonra doktor : “ deden çok hasta ve ona son günlerinde yardımcı ol. “ dedi. Ben daha çok ağlamaya başladım : “ amca doktor en kısa zamanda iyileşeceğini söyledi. “ dedim. Amca gülümseyerek : “ biliyorum en kısa zamanda Nermin`in yanına gidiyorum “ dedi. Aradan bir hafta sonra Haydar Amca hayata veda etmişti ama gülümsüyordu ve mutluydu. Sanki birinin elini tutmuş gibiydi galiba o kavuşmuştu sevdiğine. Sevenler kavuşmuştu ve Haydar Amca ilk defa bu kadar mutluydu. Bu olaydan sonra artık kimsenin kalbini kırmadım ve sevgilimi hiç üzmedim. Lütfen sevdiğimiz insanları üzmeyelim ve değerlerini bilelim …YOKSA ÇOK GEÇ OLABİLİR …

Coşkun Sabah – Anılar

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Muzik

Bu akşam içimde hüzün var
Gözümde canlandı anılar
Ağlamak istiyorum, haykırmak istiyorum
Bu akşam içimde hüzün var

Sensiz geçmiyor bu akşamlar
Gönlümde dinmiyor arzular
Kavuşmak istiyorum, sarılmak istiyorum
Bak bizi bekliyor anılar

Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar
Anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar

Benden uzak durma ne olur
Bu kalbi sensiz taşıyamam
Artık benim olmasan bile
Seni görmeden yaşayamam

Yüzünü görmeliyim
Sesini duymalıyım
Anıları yaşamalıyım

Anılar, anılar, şimdi gözümde canlandılar
Anılar, anılar, beni bu akşam ağlattılar

Neşat Ertaş – Bilemedim Kadrini Kıymetini

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Muzik

Bilemedim kıymatını kadrini
Hata benim günah benim suç benim
Eliminen içtim derdin zehrini
Hata benim günah benim suç benim

Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni
Boşa mecnun eylemişim ben beni
Hata benim günah benim suç benim

Bilirim suçluyum gendi özümde
Gel desem gelirdin benim izimden
Her ne çekti isen benim yüzümden
Hata benim günah benim suç benim

Sana karşı benim bir sözüm yoktur
Haklısın sevdiğim kararın haktır
Garibim derdimin dermanı yoktur
Hata benim günah benim suç benim

Karadeniz Fıkraları

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Fikra

Koşu:

Temel ile Idris bi gun stadyuma gitmişler.
Atletler kosarken aralarinda su konusma geçmis:
Temel :
- Ula, bu usaklar hacan niye kosayi?
Idris :
- Biri birinci gelecek, madalya alacak.
Temel :
- Haaaa!.. Peçi öbürleri niye kosayi???

Simit:

Temel,senelerce kaldığı trabzondan amerikaya gitmeye karar verir. uzun yolculuktan sonra nihayet amerikaya varır.oraya gittimi birde ne görsün hayal bile edemediği kadar yüksek binalar. merak edip birinin tepesine çıkmış aşağıya bakmış insanlar buğday tanesi kadar küçük temel aşağıya indikçe insanlar büyüyor. temel iniyor insanlar büyüyor,temel iniyor insanlar büyüyor en son iyice yere iniyor ve gurbetçi bir simitçi karşısına çıkıyor. boyu boyuna denk. temel ula hemşerum ver bakayum bi simit da diyor ve simiti alıp para vermeden arkasını dönüp gidiyor peşeinden gelen simitçi kardeşim parasını versene diyince temel:ula bendendemu para alacaksun ben seni küçüklüğünden beru tanayrum.

Nefesler:

Temele sormuslar.En cok hangi nefesleri seversin?
-Temel: Cigaramun ilk nefesuyle kaynanamın son nefesunu demiş.

Ay Işığı:

Temel bir gece karanlıkta yürüyomuş. Sonra yolda bir nesne farketmiş. Bakmış görememiş. Eline almış dokunmuş koklamış anlayamış ne olduğunu. En sonunda tadına bakmış ve sevinçle bağırmış: “Ula bu pokmuş iyi ki basmadım!”

Çağdaş:

Temel kafasına takmış her şeyini bırakıp yurt dışına yerleşecek.Bu arada yanına sadece çok sevdiği keçisini almaya karar verir. Temel gümrüğe geldiğinde gümrük memuru Temel in yanında durmakta olan keçisini işaret eder sorar:
- Bu nedir? Temel cevap verir:
- Ha omu haçen o penum köpeğimdir. Gümrük memuru şaşkın tekrar sorar:
-Bune biçim köpek bunun boynuzları var!? Temel gayet pişkin:
- Özel hayatı beni hiç ilgilendirmeyur.

Merak:

Çok kalabalık bir belediye otobüsünde yolculuk eden Temelin ayağına iri yarı bir adam basar…. Nasırı acıyan Temel, adamın yanına yaklaşır ve sorar:
- Ula uşak, sen nerelisun? Adam, Temele bakar, nereli olduğunu söyler ve sonra da sorar :
- Niye sordun?
- Hiç der Temel, bu cins ayular hangi memlekette yetisur diye merak ettum da…..

Kumsalda:

Temel kumsala gitmiş, ve bir adamla bir kadın görmüş. Adam şınav çekiyormuş, kadında adamın yanında güneşleniyormuş.Temel de içinden
-Ulan salak herif karıyı altından kaçırmış haberi yok, demiş.

Torununuz Ödesin

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Fikra

Cebinde meteliği yoktu. Bir lokantanın önünde durdu, gözü vitrinde bir levhaya takıldı: “Girin ve istediğinizi yiyin. Hesabınızı torununuz ödesin.” Adam, “tam bana göre”, diye mırıldanarak içeri daldı. Havyar, ıstakoz, karides, kuzu pirzolası… Doyduğu halde ne varsa söyledi. Yemeği bitirince, çıkmak üzere hazırlandı. Fakat garson yetişip, hesap pusulasını burnuna dayamasın mı? Hem de tuzlu bir hesap… “Ama”, diye derhal itiraz etti bizimki tabii. “Kapıda hesabınızı torununuz ödesin diye yazmıyor mu?” Garson gayet nazik cevap verdi: “Yazıyor tabi efendim. Ama bu size takdim ettiğim hesap, sizin büyükbabanızın.”

Güzel Çocuk

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Fikra

Bir gemici geç vakit otele gelmiş. Yer olup olmadığını sormuş: – “İki kişilik bir odada tek yatağım var, demiş resepsiyon görevlisi, ancak pek tavsiye etmem. Çünkü öteki yatakta fena halde horlayan bir delikanlı yatıyor.” – “Ziyanı yok”, demiş gemici, verin bana o yatağı…” Ertesi sabah gemici hesabı ödemeye indiğinde otelci sormuş: – “Nasıl uyuyabildiniz mi?” – “Çok güzel uyudum”, demiş gemici. – “Yanınızdaki müşteri hiç horlamadı mı?” – Hiç horlamadı…” – “Ama nasıl olur?” – “Odaya girince yanağından “Merhaba güzel çocuk” diye bir makas aldım. Sabaha kadar gözlerini kırpmadan yatakta oturdu.”

Barış Manço Hakkında

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Biyografi

Konya ovasında yaşayan Mançozade adlı büyük bir aile, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alması ile birlikte Rumeliye göç etmiş ve Selanik’e yerleşmiştir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar Selanik’de yaşayan Mançozade ailesi, savaşın hayat koşullarını güçleştirmesi nedeniyle tekrar İstanbul’a göç etmiştir. Mançozade’lerden Mehmet Abdi bey İstanbul’da bir konağa yerleşmiş ve arkadaşının kızkardeşi olan Nimet Hanım’la evlenmiştir. Yıllar sonra Nimet Hanım, Barış Manço’nun “Gülpembe” şarkısının ilham kaynağı olacaktır…

Cumhuriyet devrimlerini yaşayan aile, soyadı kanunu ile birlikte “Mançozade” olan aile adlarını değiştirerek, “Manço” soyadını alırlar. Abdi bey ile Nimet Hanım’ın oğlu Hakkı Bey, Rikkat Uyanık ile evlenir. Hakkı Bey ile Rikkat Hanım’ın ikinci çocuğu 2 Ocak 1943 tarihinde doğan Mehmet Barış Manço’dur. Onlar, Barış Manço, Oktay Manço, Savaş Manço ve İnci Manço olarak dört kardeştiler.

İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında doğan Barış Manço, ailesinin savaşın bitmesine duyduğu özlem nedeniyle “Barış” isminin kendisine verildiğini söylemektedir. Dönemin Türk Sanat Müziği sanatçısı olan Rikkat Hanım ile Hakkı Bey, Barış 3 yaşındayken ayrılırlar. Babasının yanında büyüyen Barış Manço’nun çocukluğu Kadıköy’de geçmiştir. İlkokulu Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda tamamlamış, daha sonra Galatasaray Lisesi’ne devam etmiştir. 10.sınıftayken babasını kaybeden Barış Manço, Galatasaray Lisesi’nden ayrılarak Şişli Terakki Lisesi’ne gitmiş ve oradan mezun olmuştur.

Barış Manço, aileden gelen yetenekle 2 yaşından itibaren şarkı söylemeye ve Ortaokul 2.sınıf öğrencisiyken de amatör olarak müzikle uğraşmaya başlamıştır. Liseyi bitirince 20 Eylül 1963 tarihinde, önce Paris’e, oradan da Belçika’ya ağabeyi Savaş Manço’nun yanına gider. Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim, grafik ve iç mimari okur. Lisede çok başarılı olmayan hatta müzik ve coğrafyadan ikmale kalan Barış Manço, bu okuldan çok iyi bir derece ile; okul birincisi olarak mezun olmuştur. Galatasaray Lisesi’nde başlayan müzik hayatı, Belçika’da da devam etmiştir..

Manço, 1969′da yurda döndüğünde, “Dağlar Dağlar” şarkısını yaptı. Bu şarkı, O’nun hayatında önemli bir dönüm noktası oldu. Aynı yıllarda görüntüsü değişmekte, müziği ve kıyafetleri ile bir ekol oluşturmaya başladı. Barış Manço, insan ilişkileri konusunda çok iyidir. Bağlantı kuramayacağı hiçbir canlı yok denebilir. Zaten daha sonraki yıllarda da yaptığı bir röportajında; “Kendimi, toplumla diyalog kuran bir iletişim aracı olarak görüyorum” diyecektir.

1971 yılında askerlik yılları başlayacaktır. Askerdeki ilk ayları; hem ani olarak askere alınması, diplomasına rağmen üniversite mezunu olmasının tartışılması, hem de saçlarının kesilmesi nedeniyle çok keyifli başlamadı. Askerliğini Polatlı’da Topçu asteğmen olarak yaptı. Askerliğin son ayları ise güzel dostluklar ve askeriyede bir dizi konserlerle üretken bir hale dönüştü.

Askerlikten sonra yine bir süre Belçika günleri araya girmektedir. Barış Manço, sıradışı kıyafetleri, takıları, enterasan el hareketleri ve şarkılarına çektiği klipler ile bizleri şaşırtmayı sürdürmeye devam eder. Sanatçı, görevinin biraz da şaşırtıcı şeyler yapmak olduğuna inanmıştı. Yıllar geçtikçe bu davranış ve biçimlerin onun özgün kişiliği olduğunu daha iyi anlayacaktık…

Barış Manço, 18 Temmuz 1978′de Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde Lale Çağlar (Manço) ile evlendi.
Barış Manço, evliliğinde de İstanbul geleneğini sürdürdü. Bu evliliği, Lale Manço da 1998 yılında yaptığı bir röportajda “Barış içinde 23 yıl” diye tanımlıyor. Çiftin evdeki birliktelikleri, iş hayatında da devam etmiştir. Lale Manço, televizyon programlarına yönetmen ve yapımcı olarak imzasını atar. Bu beraberliğe, oğulları 19 Mayıs 1981′de Doğukan Hazar, 24 Temmuz 1984′de de Batıkan Zorbey katılır. Dünya çocuklarının Barış abisi, kendi çocuklarıyla da iyi arkadaş olduğunu söylemektedir. Yoğun iş programı çocuklarını ihmal etmesine asla neden olmamıştır.

Çocukları için en büyük öğüdü, yaptıkları işin en iyisini severek yapmaları gerektiğidir. Çocukları için tek kaygısının “adam gibi adam”lık konusunda olduğunu dile getiren Barış Manço, çocuklarının hangi mesleği yaparsalar yapsınlar, tornacı bile olabilirler ama kendi deyimiyle onlar için “Doğukan usta, öyle bir vida sıkar ki başka türlü sıkar” denmesini arzu ettiğini söylemektedir. O, doğu ile batının sentezini yapmıştı. O’na göre, doğunun herşeyi kötü, batının herşeyi iyi doğru bir kavram değildi. Oğullarına da Doğukan ve Batıkan isimlerini koyması, doğu ve batının barış içinde olması dileğinden kaynaklanmaktadır.

Barış Manço’ya göre, Türkiye’nin de bulunduğu konumun kesin bir sınırlaması yoktur. Türkiye, doğudan bakıldığı zaman batıda, batıdan bakıldığı zaman da doğudadır. Bu konudaki duygularını ise, Japonya konserinde 20.000 Japon’un Türk bayrağı çıkartıp sallamasından televizyon başındaki 60 milyon insanın gözyaşları içinde izlemesi gibi heyecanlandığını ve gurur duyması ile ifade ediyor. Barış Manço yabancı ülkelerdeki çalışmaları için yaptığı değerlendirmede, “Japonlar beni sahiplendiler, milyonlarca Japon konserlerime geliyor, CD’lerimi alıyor, Japonlar bende doğru birşeyler buluyor. Şarkılarımı didik didik inceliyorlar, onlardan konferanslar hazırlayıp televizyon programları yapıyorlar. Türkiye’de bunun onda biri yapılmadı. Belçikada ise, onların ülkelerini tanıttığım için Liege Prensliği onur ödülü verdiler. Törene limuzin ve dört eskort ile gittik. Belçika’nın en büyük gazetesi birinci sayfada yarım sayfa ayırdı. Türkiye’de ise 40 yıllık sanat yaşamımda baş sayfaya çıkamadım” gibi bir serzenişte bulunmuştu. Ne yazık ki yıllar sonra baş sayfada bulunma nedenin “vefat” olması çok hüzünlü bir durumdu…

Önemli olmaktan çok değerli olmayı tercih ettiğini söyleyen Barış Manço, duygusallığı, seçtiği bir yaşam biçimi olduğunu vurgularken, kendi deyimiyle kuzey kutbunu da asla kaybetmediğini de sözlerine ekliyor. Manço; Rus romantikleriklerinden, Korsakof, Musolski ve Çaykoski’den etkilenerek, evinin dekorasyonunda da romantik çağı, 19.yüzyıl sonu ile 20.yüzyılın başını yansıtan tarzı tercih etmişti.

Türkiye’deki en uzun ve en başarılı televizyon programlarını yaptı. 200′den fazla şarkısı O’na; 12 altın ve platin albüm/kaset ödülü kazandırdı. Şarkılarının bir bölümü Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce ve Flemenkçe’ye çevrildi. Her ülkede şarkıları çok sevildi. Kongo’daki 12-13 bin kişinin katıldığı konserde “Domates Biber Patlıcan”ı söylerken, Kongoluların koro halinde şarkıya eşlik etmeleri şarkının evrenselliği hakkında bilgi vermektedir. Bu konuya başka bir örnek de Mısır’da yaşanmıştı. Barış Manço, Mısır Televizyonu’nda canlı yayında Dağlar Dağlar’ı Arapça söylemişti, bu programın sonunda Mısırlılar sokağa döküldüğü gibi, program da defalarca tekrarlanmıştı.

En büyük arzusunun ansiklopedilerde yer almak olduğunu söyleyen ve “Barış Manço Müzesi” kurmak isteyen Manço, “20. yüzyılda yaşamış, o yüzyıla damgasını vurmaya çalışan bir Türk’üm, 20.yüzyılın Türk müziğini yapıyorum” demektedir. Müzik ve televizyon hayatında sayısız ödüller alan Barış Manço, 1991 yılında devlet sanatçısı ünvanı, yine aynı yıl Hacettepe Üniversitesi onursal doktora ünvanı, Uluslararası Teknoloji Ödülü, Japonya Uluslararası Kültür ve Barış ödülü, Belçika Krallığı Leopold II Şövalyesi nişanı, Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi nişanı, Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı; Türkmen Vatandaşlığı ödülleri kazanmıştır…

Barış Manço, 1999 yılında 31 Ocak’ı 1 Şubat’a bağlayan gece, geçirdiği kalp krizi sonucunda hayata veda etmiştir. Ancak, bu büyük sanatçı bıraktığı eserler ile her zaman Türk Milleti’nin kalbinde yaşayacaktır…

Sivilcesiz Güzelliğin Sırrı

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Saglik

Sivilceden kurtulmaya yönelik doğrular ve yanlışlar :

Metabolizma bozukluğu etken
Yağ bezelerinin fazla çalışmasından, hormon veya metabolizma bozukluklarından kaynaklanan en küçük çıbanlardır sivilceler.

Kalıcı izler bırakabilir
En sık yüzde, alında, sırtta, göğüste ve omuzlarda oluşur. Estetik görünümün geçici olarak bozulmasına neden olabilecekleri gibi, şiddetli olan lezyonlar nedbeleşerek iyileştiklerinde kalıcı izler de bırakabilirler.

Sivilceler hakkında yanlışlar ve doğrular

“Bazı besinler bende sivilce yapıyor”: Yanlış

• Besinler ve akne üzerine yıllarca süren çalışmalar sonunda herhangi bir besinin akneye sebep olduğu görülmedi. Ne çikolata akne yapar, ne yağlı yemekler ne de süt. Eğer öyle olmuş olsaydı o besinlerden yemeyerek insanlar sivilcelerinden kolayca kurtulurlardı. Oysa gerçek öyle değil.

• Beslenme şeklinizi değiştirerek sivilcelerden kurtulamazsınız, kurtulan da görülmedi. Sivilcelerden ancak sivilce tedavisiyle kurtulabilirsiniz.

“Stres sivilce yapar”: Yanlış

• Stres sivilcelere yol açmaz. O yüzden stresten kurtularak sivilcelerin geçmesini beklemek boşuna. Dahası stresli insanların kullandığı bir takım ilaçlar yan etki olarak sivilce yapar.

• Stres, cilt yüzeyine daha fazla sebum salgılanmasına neden olarak belki dolaylı olarak mevcut sivilceleri arttırabilir ancak hiç yoktan sivilce varetmez. Stressiz olduğu bilinen kimselerde de sivilce çıkabilir. Sivilcenin tedavisi başka türlü, stresin tedavisi başka türlüdür.

“Güneşışığı sivilcelere iyi gelir”: Hayır

• Sadece yüzünüz biraz daha bronzlaşacağı için sivilceler daha az dikkat çeker. Güneş ışığı birkaç sivilceyi kurutsa bile yenilerinin gelmesini engelleyemez, epidermise(cilt üstü tabakası) zarar verebilir ve ilerleyen safhalarda sivilceler artabilir.

• Güneş ışığına maruz kalmak ciltte erken yaşlanma ve yanıklara neden olabilir. Güneşe çıkmadan önce koruyuculuk katsayısı en az 15 olan koruyucu losyonlar kullanmanızı tavsiye ederiz. Sivilceleriniz içinse sivilce tedavisi görmekte fayda var.

“Sivilcelerimi zaman zaman patlatıyorum”: Sakın!

• Sivilcelerinizi patlatmakla mikroplara davetiye çıkarırsınız ve eğer enfeksiyon kaparsanız yüzünüzde ömür boyu geçmeyecek kalıcı yaralar meydana gelebilir.

• Siyah noktaları(komedonları) da sıkmamak gerekir.

“Sivilceler yaş ilerledikçe geçer”: Tam böyle değil!

• Sivilceler ileri yaş grubunda daha az görülür. Ancak sivilcelerden büyüyerek kurtulunmaz. Bazı kimselerde sivilcelerin neden olduğu kalıcı yaralar vardır. Tedavi edilebilecek bir hastalığı tedavisiz bırakmamak ve kalıcı yara riskinden mümkün olduğu kadar erken kurtulmak gerekir.

• 20-44 yaş arası insanların yüzde yetmiş beşinde akne görülmezken geriye kalan yüzde 25′inde akne mevcuttur. Bazı hanımların adet dönemleri boyunca değişen hormon dengeleri sivilcelere neden olabilir. Doğum kontrol hapları sivilce yapabilir. Hamilelikte de sivilce görülebilir.

Harun Yahya Hakkında

31 Ağustos 2009 Yazan KasirgA  
Kategori Biyografi

1956 yılında Ankara’da doğan Adnan Oktar, Türkiye’nin önemli fikir adamlarından biridir. Milli ve manevi değerlerine son derece bağlı olan ve inandığı mukaddes değerleri diğer insanlara anlatmayı insani bir görev olarak kabul eden Adnan Oktar, fikri mücadelesine 1979 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki eğitimi sırasında başlamıştır. Üniversite dönemi boyunca, çevresine hakim olan materyalist felsefe ve ideolojilerin çarpıklıkları hakkında, onları savunanlardan daha fazla bilgi ve yorum sahibi olacak kadar detaylı araştırmalar yapmıştır. Bu bilgi birikiminin sonucunda ise, milli ve manevi değerlerimizi tehdit eden, bölücü ideolojinin temellerini oluşturan Darwinizm ve evrim teorisinin ülkemize ve dünyaya getirdiği zararlar ve bu teorinin modern bilim karşısındaki yenilgisi ile ilgili eserler hazırlamıştır. New Scientist Dergisi’nin 22 Nisan 2000 tarihli sayısındaki ifade ile evrim teorisinin yanlışlığının ve yaratılış gerçeğinin anlatılması konusunda Sayın Oktar “uluslararası bir kahraman” haline gelmiştir. Yazar ayrıca dünya tarihi ve siyaseti üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle Siyonizm ve Masonluk hakkında da kitaplar yazmıştır. Bu eserlerin yanısıra Kuran ahlakını ve imani konuları anlatan eserleriyle birlikte yazar, 200′ü aşkın kitabın sahibidir.

Cavit Yalçın müstear ismini de kullanan Adnan Oktar, eserlerinin büyük bir bölümünü Harun Yahya müstear ismiyle yayınlamıştır. Bu müstear ismi, “inkarcı düşünceye karşı mücadele eden iki Peygamberin hatıralarına hürmeten isimlerini yad etmek için” Harun ve Yahya isimlerinden oluşturulmuştur..

Yazar tarafından kitapların kapağında Resulullah’ın mührünün kullanılmış olmasının sembolik anlamı ise, kitapların içeriği ile ilgilidir. Bu mühür, Kuran-ı Kerim’in Allah’ın son kitabı ve son sözü, Peygamberimizin de hatem-ül enbiya olmasını remzetmektedir. Yazar da, yayınladığı tüm çalışmalarında, Kuran’ı ve Resulullah’ın sünnetini kendine rehber edinerek, inkarcı düşünce sistemlerinin tüm temel iddialarını tek tek çürütmeyi ve dine karşı itirazlarını tam olarak susturacak “son söz”ü söylemeyi hedeflemektedir. Çok büyük bir hikmet ve kemal sahibi olan Resulullah’ın mührü, bu son sözü söyleme niyetinin bir duası olarak kullanılmıştır.

Yazarın tüm çalışmalarındaki ortak hedef, insanlara Kuran’ın tebliğini ulaştırmak ve böylelikle onları Allah’ın varlığı, birliği ve ahiret gibi temel imani konular üzerinde düşünmeye sevk etmek ve bazı önemli konuları hatırlatmaktır.

Harun Yahya’nın eserleri Hindistan’dan Amerika’ya, İngiltere’den Endonezya’ya, Polonya’dan Bosna’ya, İspanya’ya ve Brezilya’ya kadar dünyanın pek çok ülkesinde beğeniyle okunmaktadır. İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Urduca, Arapça, Arnavutça, Rusça, Boşnakça, Uygurca, Endonezyaca gibi hemen her dile çevrilen eserler yurtdışında geniş bir okuyucu kitlesi tarafından takip edilmektedir.

Dünyanın dört bir yanında olağanüstü takdir toplayan bu eserler pek çok insanın iman etmesine, pek çoğunun da imanında derinleşmesine vesile olmaktadır. Kitapları okuyan, inceleyen her kişi, bu derin farklılığınve faydanın, eserlerdeki hikmetli, akılcı, kolay anlaşılır ve samimi üslubun farkına varmaktadır. Bu eserler süratli etki, kesin netice, itiraz edilemezlik, çürütülemezlik özellikleri taşımaktadır. Eserlerin her birinde hiç kimsenin reddedemeyeceği, samimi, açık, ispatlı bir anlatım vardır. Kuşkusuz bu özellikler, Allah’ın nasip ettiği bir hikmet ve anlatım çarpıcılığından kaynaklanmaktadır.

Bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda insanların görmediklerini görmelerini sağlayan, hidayetlerine vesile olan bu eserlerin okunmasının teşviki de elbette önemli bir hizmet olmaktadır.

Ne var ki bu değerli eserleri tanıtmak yerine, insanlara şüphe veren, karmaşa yaratan, hiçbir faydası olmayan eserlerin savunuculuğunu yapanlar da vardır. Bu kişiler Müslümanların içinde bulundukları durumu, çektikleri eziyetleri düşünmelidirler. Dünyada süregelen zulüm ve kargaşalardan kurtulmanın tek yolunun Kuran ahlakının yaşanması ve anlatılması olduğunu da unutmamalıdırlar. Bilmelidirler ki, yazarın eserleri bu hizmette öncü rol üstlenmiştir ve bu eserler, Allah’ın izniyle, 21. yüzyılda dünya insanlarını Kuran’da tarif edilen huzur ve barışa, doğruluk ve adalete, güzellik ve mutluluğa taşımaya bir vesile olacaktır.

Ziya Osman Saba – Hakkinda

16 Ağustos 2009 Yazan Adminstrator  
Kategori Biyografi

Ziya Osman Saba, 1910 doğumlu, Cumhuriyet Dönemi’nin edebi topluluklarından biri olan, Yedi Meşaleciler’in en öne çıkan üyesi, şair, yazar, çevirmen.

30 Mart 1910 tarihinde, İstanbul Kanatlarımın Altında’da dünyaya gelen Saba, 1931 senesinde, şavaş yıllarında yatılı olarak okuduğu, Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu.

Lise arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı gibi, edebiyata lise yıllarında merak saran Saba’nın ilk şiirleri, Ocak 1927’de, Servet-i Fünun Dergisi’nde yayınlandı.

Yeni bir edebi tarz oluşturarak ve Batı edebiyatını takip ederek, özgün şiirler üretmek adına, Cumhuriyet Dönemi’nin başlarında bir araya gelen tek topluluk olan, Yedi Meşaleciler’e, 1928’de katılan Ziya Osman Saba’nın adı, bu topluluğu oluşturan, Sabri Esat Siyavuşgil, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi, Muammer Lütfi gibi birçok isim arasında en dikkat çekenidir.

Yedi Meşaleciler’in şiir anlayışını, sanat hayatının bitimine dek sürdüren tek şair olan Ziya Osman Saba, Meşale Dergisi kapanınca, bir süre Milliyet Gazetesi’nin edebiyat sayfasına ve İçtihat Dergisi’ne yazdı. Varlık Dergisi çıkmaya başlayınca, hikaye ve şiirlerini, 15 Temmuz 1933 tarihinde, çıkan ilk sayısından itibaren, sıklıkla Varlık’ta yayımladı.

1936 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan ünlü şair Saba, 1931 ile 1936 seneleri arasında, üniversitedeyken, Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde görev aldı. Mezuniyetinden sonra da, 1945’e kadar, Emlak Kredi Bankası’nda çalışan Ziya Osman Saba, Milli Eğitim Basımevi’nde, tashih bürosu şefliği görevini üstlendi.

Saba, 1950’de, kalp rahasızlığı sebebiyle, emekli olarak, Kadıköy’deki evinde, Varlık Yayınevi’nin yayın işleriyle meşgul olmaya başladı.

İçine kapanık bir şair ve bir İstanbul yazarı olarak, sanat hayatı boyunca, çevresindeki değişimin içinde hep incelikleri, güzellikleri arayan Ziya Osman Saba, bu özelliğini eserlerinde de sergiledi.

Şiirlerinde, çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, ev ve aile sevgisi, yoksulluk ve acıma duyguları, utanç, kadercilik, küçük mutluluklarla yetinme, ölüm korkusu ve öteki dünya merakı, iyilik düşüncesi, İstanbul sevgisi ve inanç gibi bireysel konuları işleyen Saba, gözlemci ve dışavurumcu, kendine özgü tarzıyla, çeşitli hikayeler de yazdı.

Şiirlerini, “Sebil ve Güvercinler”, “Geçen Zaman” ve “Nefes Almak” kitaplarında bir araya getiren, hikayelerini de, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” ile “Değişen İstanbul” kitaplarında toplayan Saba, Goncourt Kardeşler’den roman çevirileri de yapmıştır.

Yazar Ziya Osman Saba, 29 Ocak 1957 tarihinde, İstanbul’daki evinde vefatının ardından, Eyüp mezarlığına gömüldü.

Sonraki yazılar »